23 Aralık 2025 Salı

Şapka Kararı

 

İçimdeki sokaklar ıssız. Elimi ayağımı çekeli çok oldu mahalleden. O kadar azaldım ki, aynaya baksam kendimi göremeyebilirim. Sevmediğim şapkalar takıyorum. Üstelik şapkanın haberi yok sevilmediğinden. Uzattıkça uzatıyor mesaiyi. Sardıkça sarıyor kafamı, gözümü, elimi, kolumu. "Yahu biraz da öteki şapkalarımı takmak istiyorum" diyecek oluyorum. Bakıyorum etrafıma, göremiyorum hiç birini. Hayalini kurduğum ideal şartlar oluştuğunda takacağımı düşünerek ve umarak çok derinlere veya çok yukarılara kaldırmışım.

Eğri oturalım doğru konuşalım. Bu sevmediğim şapkanın kafamdan çıktığı anlar da oluyor arada. Olmuyor değil. Yani sevdiğim şapkalardan birini takmak için kafamın görünürde müsait olduğu anlar... Görünürde dedim evet. Zira o anlarda sevdiğim o şapkayı kaldırdığım yerden arayıp bulup kafama geçirecek ne halim ne isteğim oluyor. Hakkını veremeyeceğimi, o güzelim şapkayı hak ettiği şekilde taşıyamayacağımı düşünüyorum. 

Bu gidişata müdahale etmek, şapkaların kontrolünü elime almak için bir adım atmam gerekiyor ama bunun için hazır hissetmiyorum kendimi. Hazır hissetmem lazım, öyle diyordum kendime. Sonra nerede kimin paylaşımında gördüm anımsayamıyorum ama şöyle bir söz okudum. "Hazır olmak bir duygu değil, bir karardır." 

Ahmet Kaya'nın "Karar Vermek Zor" diye bir şarkısı var. Diyor ki

"Düşmüşüm bir çukura, canım yanıyor. Yaşasam mı, ölsem mi? Karar vermek zor"

5 Ağustos 2025 Salı

Söylenmeyenler

 

İçimde tuttuğum kelimeler var
Ucu sivri, kenarları keskin,
Tadı berbat, kokusu ondan beter
Boca etsem muhatabının üzerine
Şaşkınlıktan donar
Kan kaybından ölür
Katili olmaktansa başkalarının,
Ben, susarım
Bütün o sivri paslı sözcükleri yutarım
Kafamın içindeki dalgalı karanlıkta
Çınlarlar, birbirlerine çarparlar
Bazıları iyice büyürken
Bazıları anlamsızlaşırlar
Bazılarıysa "doğru zamanda doğru yerde
Neden olmasın" diye bir tuhaf ümitle
Hâlâ söyleneceğini,
Onları söyleyebileceğimi sanırlar...

25 Haziran 2025 Çarşamba

Hayal

Havai fişeklerin olmadığı bir dünya hayal ediyorum

Yıldızların kaymadığı

Atılan son üçlüğün basket olmadığı

Mucizesiz

Öyle... Düz bir dünya

Düzlüğü ve basitliği ile baş döndüren

Başını sonunu dert etmeyeceğim 

kafaya takmayacağım 

Döne döne bir daha yaşayacağım 

basit bir dünya...

12 Haziran 2025 Perşembe

Karga Şiirimsisi


KARGA

Ağzında sigarasıyla bir karga 

Karşımdaki kilim desenli apartmanın 

Balkonlarından birine

Çirkin plastik bir masaya kondu 

Masa tek değildi 

Aynı nohut renginden 

İki de sandalyesi vardı 

Ve sandalyelerden birinin üzerinde 

Sarı bir market poşetinin içinde 

Bir kavun duruyordu 

Çamaşır ipindeki  erkek donunun

Beyhude çırpınışlarıysa

Acıklı ve anlaşılmaz bir film sahnesi gibi 

Yürek burkuyordu

Karga fazla durmadı gitti 

Havalanırken de masanın üzerindeki 

Metal küllüğü  düşürdü 

Çekirdek kabuğu ve izmarit saçıldı her yere

Balkonu zaten bok götürüyordu 

Değişen bir şey olmadı 

Kavun poşeti bir tur hışırdadı

İpteki don biraz daha sallandı...


İskele Şiirimsisi

İSKELE 

Sarmaşıklı kahvede bir kadın görmüşler 

Saçları dağınık, gözü yaşlıymış

Yanılıp ben sanmışlar.

Olabilir , kızmıyorum.

Halbuki ben 

Vapur sesi gelmesin diye 

pencereleri açmadan 

Evde aç susuz oturuyorum 

Küsüm sokaklara , adımımı atmıyorum 

Hele o malum iskeleye...

Uzaktan bile bakmıyorum

13 Mart 2025 Perşembe

Kaliteli

 

Kırk katır mı kırk satır mı diye sordu o ses.

Kırk kör katırın çektiği bir arabayla, nerede olduğu kimin kurup kimin kaldırdığı muamma bir akıl pazarına götürülmek mi olsun cezan?

Yoksa anlamını bilmediğin kelimelerle kırk satırlık bir mektup yazmak mı istersin, okumayacağını bile bile kendine?

Kırk katırı kırk satırla hecelerine ayırıp bol soğanlı dürüm yapmak, ucuz sigara ve çakma şiir kokan kağıtlara sarıp üç kuruşa satmak istiyorum diyorum.

Ses diyor ki, senin kadar kaliteli deli buralarda az gördüm. Gecelerine zam, gündüzlerine son. Otur! Sıfır!

10 Mart 2025 Pazartesi

Vatan Millet Samatya

 

Seray Şahiner sevdamız yeni değil. Kul, Hepyek, Antabus… Ülker Abla… Yeni kitabını dört gözle bekledik, çıkar çıkmaz aldık, okuduk. Vatan Millet Samatya okuyan herkeste kalıcı etkiler bırakacağını tahmin ettiğim bir roman. Benim kişisel tarihimde bastığı pek çok tuş, üzerindeki tozu üflediği eski sayfalar oldu.
Romanda sık sık geçen Ufi, örneğin, gördüğüm ilk çok katlı mağaza ve tecrübe ettiğim ilk yürüyen merdivendi. İnci’nin mahalle arası güzellik yarışmasında giymesi için sarı fırfırlı elbisesinin alındığı Ufi’ye  annem kardeşim veya benim için çok gitmişliğimiz var.
Bayramlık bakmak için yolunu tuttuğumuz bir diğer adres de Yeraltı Çarşısı içindeki Gökgün Bebe’ydi. Özellikle erkek kardeşime aldığımız açık mavi süet, üzeri minik minik delikli ayakkabılar çok net bir şekilde gözümün önüne geliyor . Babamın işe giderken değil de, bayramda seyranda giyeceği yakalı tişörtlerini de yine Yeraltı Çarşısı’nda yanlış hatırlamıyorsam Efor diye bir erkek giyim mağazasından alırdık.
Giyim kuşam alışverişlerinde neden o mıntıkadaymışsınız ki diye merak edilebilir, zira evimiz alakasız bir semtteydi. Fakat babamın kırk yılı aşan esnaflık hayatının tamamı Aksaray’da ve bunun yaklaşık son yirmi senesi bizim Çukurpazar dediğimiz, Seray Hanım’ın kitabında içinde PTT olan Aksaray Tavukçular Çarşısı olarak bahsettiği yerde geçti.  
Ben çocukken pazarcılar, manavlar, balıkçılar gazeteden yapılmış kesekağıtlarına koyarlardı sattıkları ürünleri ve benim babam Aksaray’daki dükkanında senelerce İnci’nin komşusu Vasfiye Hala’nın yaptıkları gibi, gazeteden yapılmış kesekağıtları sattı. Kimlere nerelerde yaptırıyordu o kesekağıtlarını o kadarını çıkaramıyorum şimdi ama bana gazete verirseniz size kesekağıdı yapabilirim.  
İlk göz doktorum Vatan Hastanesi’ndeydi. Annem mide ameliyatı olup bir hafta kadar Vatan Hastanesi’nde kaldığında ben sekiz yaşlarındaydım. Vatan Millet Samatya’nın ana karakterlerinden İnci’nin kolunda serumla kendine geldiği yer de bu hastane. Karısı hastanede yatarken iki çocuğunu eylemek için yine Aksaray’ın yolunu tutan babamın bir pazar günü kardeşimi ve beni götürdüğü yer de tabi ki İncilerin evinden dönmedolap ışıklarını izleyebildikleri Vatan Caddesi üzerindeki lunaparktı.

🖤
Seray Şahiner benim idolüm. Onun gibi yazabilmeyi ve yazdıklarımı binlerce kişiye okutabilmeyi çok isterdim. Konuk olduğu  bir programda kendisinin yayınlanan ilk öykülerinden  birinde Cemil Kavukçu’nun onayının olmasından bahsetmesi insanlık için küçük benim için büyülü bir detay, zira benim de www.edebiyathaber sitesinde yayınlanan Muz isimli ilk öyküm de Cemil Kavukçu’nun değerlendirmesinden geçmişti.
Seray ile benzeştiğimiz bir başka konu da ütü masasında yazmamız. Bu ortak noktamızdan ütü masasının da Seray Şahiner’in de tabi ki haberi yok.

Vatan Millet Samatya bitirdiğim halde ayrılamadığım bir kitap oldu. Melek’in , İnci’nin ve okurken içimizden geçen nice hayatların üzerime düşürdüğü hüzünlü gölgeyi bir müddet daha taşıyacağım sanırım. “Hüzünlü bir mizah, mizahlı bir hüzün.”  Bu tarif bana ait değil, ama Seray Şahiner’in yazdığı herşeyde bu var. Tıpkı gözlerinde, saçlarında, yüzündeki o dünya güzeli beninde olduğu gibi.

Adet olduğu üzere Vatan Millet Samatya’dan altını çizdiğim cümlelerle bitireyim:

“Allahım beni öldür ki sana inanayım.”

“Hayat zor derler bir de… Asıl ölmek çok zahmetli. Yeminle üşendiğimden yaşıyorum.”

“Balkonda portakalı yerken anneme diyorum ki, “Biliyor musun? Nevin Teyze’nin kocası üveymiş.” Annem yapış yapış olmuş ellerimi  portakal kabuğunun içiyle silerken cevap veriyor: “Bütün kocalar üveydir.””



13 Aralık 2024 Cuma

Poşet

 

Beşiktaş çarşıda büyük kartal heykeline bakan dönercilerden birinde oturmuş karnımı doyuruyorum. Evde domates çorbası var, kıymalı bamya var, hesabını kitabını bilen makul ve mantıklı bir kadın gibi davranmaktansa yan masamdaki son iki dersi beden eğitimi olan şu ter kokulu ve gürültücü liseliler gibi iştahla tıkıyorum patates kızartmalarını ağzıma. Terziye paça boyunu yapsın diye bıraktığım pantolon çoktan hazır olmuştur. Bu yağmurda ıslatmadan ve fazlaca buruşturmadan pantolonu eve götürebileyim diye hazırlıklıyım, kaliteli kalın naylondan büyükçe bir poşetim var. “Simge Havlu Pazarı Bursa” yazan turuncu renkli sağlam güzel bir poşet. Aylar önce Mediha Yengeler anneme geçmiş olsuna geldiklerinde havlu ve kestane şekerlerini getirdikleri poşet bu. Havlular, dolapların içinde gün yüzü görmeden bekleşen onlarcasını yanında yerini alırken kimsede heyecan yaratmamış, kestane şekerleri de umulduğu kadar lezzetli çıkmamıştı. Ama annem bu büyük kalın naylon poşeti pek bir önemsemiş, katlayıp iyi bir yere kaldırmamı istemişti. Böyle kaliteli naylon çantaları muhafaza ettiğimiz o iyi yer holdeki şifonyerdi. En alt çekmecesinde iki üç adetle başlayan zararsız birikim zamanla şifonyerin tamamını istila edecek aymazlığa ulaşmıştı. Gel gör ki annemin hiç birinden ayrılası yok.

Liselilerin boşalttığı masayı elinde ne renk olduğu anlaşılmayan bir bezle silen garson boş ayran bardağını önümden alırken bir yandan da kartal heykelinin önünde selfie çeken kız grubunu izliyordu. Yağmurun şiddeti iyice azalınca dönerciden çıktım, terziye gittim. Anneme Mahmutpaşa’dan üç yüz liraya aldığım lastikli belli ev pantolonunun paça tadilatına yüz elli lira verdim. Aslına bakarsan, pantolon iki latte, terzi masrafı bir latte parası. Ya da hepsi toplam yarım kilo kıyma.

Evde domates çorbası ve bamya yiyen anneme terziye yüz lira verdiğimi söyleyince “vay be” dedi. Pantolonu çıkarıp astım. Simge Havlu Pazarı poşetimizi özenle kurulayıp katladıktan sonra şifonyerin çekmecelerinden birine sokuşturdum.

Devir ekonomi devri, evet…


19 Kasım 2024 Salı

Uykusuz Uykucu

Gün geçer akşam olur 

Karanlık parça parça düşer önüne ardına 

Soğuk ve nemli bir siyahlığın altında 

Sabahı beklerken 

Rahatsız, katır kutur bir uyku 

Oturur göz kapaklarına.

Rüyanda kendini 

Başka bir yerde 

Başka bir zamanda 

Ağrısız, tasasız, ılık ve yumuşak 

Bambaşka bir uykunun 

Şifalı koynunda görürsün.


Gece geçer sabah olur 

Aydınlık parça parça düşer 

Yüzüne gözüne sağına soluna.

Varlığından haberinin olmadığı

Bir yerlere duyduğun

Derin, iç kavuran bir özlemle 

Güne başlarsın. Yine.


"Rüya gördün mü?" der birisi.

Hatırlamazsın.


24 Ekim 2024 Perşembe

Bensel

 

Bir gün güldüm, iki gün ağladım
Üç gün toz aldım, beş gün mal gibi yattım
Bir gece uyuyamadım,
04:00'te bulaşık makinesi boşalttım
Başka bir gecenin sabahında,
11 saatlik uykudan şiş gözlerle uyandım

Öyle şeyler yazdım ki,
Kendime bir kötülük yapmamdan korktular.
Arkadaşlarım aradı, açmadım.
Aynı dakikalarda ben
Gratis kasa kuyruğundaydım.

Pasaportumu ve tansiyon ilacımı alıp
Zart diye Edinburg'a gitmek geldi içimden.
Sonra Bodrum'a evrildi o istek.
Sırasıyla Cunda ve Erdek'e
Hiç birini yapacak gücü bulamadım kendimde.
İdealtepe'de oturan arkadaşımda
Bir gece kaldım.

O kadar karışık ki kendime olan duygularım
Bir gün seveyim diyorum kendimi
Ertesi gün çöpe atayım.

17 Ekim 2024 Perşembe

İki Ters Bir Düz

 Okuduğum kitapta örgü örmeyi çok seven bir kadının hikayesinden bahsediliyor. Kocası öldükten sonra tek başına yaşamaya başlayan Edna kendine birkaç tane arkadaş örüyor ve salondaki koltuklara onları oturtuyor. Hırsızlık maksadıyla evi gözetleyen içeridekilerin yatmasını bekleyen adamlar, kadının evde yalnız olmadığını ve misafirlerin uyumaya gitmediklerini görünce planlarından vazgeçiyorlar. Edna'nın el emeği göz nuru arkadaşları bana Cem Yılmaz'ın yıllar önce yaptığı "o kadar fakirdik ki abim kartondandı" esprisini hatırlattı. Neyse...


Nerede o eski ilmek ilmek dokunan, içimizi ısıtan, acımadan geçen yıllara inişli çıkışlı yollara yumuşacık kafa tutan dostluklar diyelim mi o zaman? Sanki tam yeri. 

Konfeksiyon çağının sentetik katkılı, sezonluk, kolayca ulaşılıp vicdan yapmadan vedalaşılan, götünü göbeğini önünü ardını kollamayan crop top arkadaşlıklarına mesafeli bir gülen surat emojisi... 


Öte yandan nasıl ki tüm kazaklarımız hırkalarımız el örgüsü olamaz, bütün arkadaşları da canım ciğerim manevi kız kardeşim seviyesine oturtamayız. Hayatı ve ilişkileri anlamaya çalışırken daha az yıpranmamıza yardımcı olacak çok kıymetli bir farkındalık bu 


Bir de bakım meselesi var. Arkadaşların hassasiyetlerine özen göstermek. Hepsini aynı sıklıkta aynı derecede suyla aynı deterjanla yıkamamak. Kimisi sabun kokulu çekmecelerde ipekler pamuklar arasında bir ihtimam ister. Kimisini pazar poşetinde çantana tık, ses etmez. 


Örgücü Edna'yı 1999'da Vashti Farrer isimli Avustralyalı bir yazar kaleme almış. Hikayenin tamamına ulaşamadım maalesef. Olsun. Elindeki imkanları yeteneği, azmi ve hayal gücüyle birleştirip kendine bambaşka bir dünya yaratan Edna'yı sevmem için bana bu kadarı yetti. 

9 Ekim 2024 Çarşamba

Doktor Hanım

 Sabah dokuzda doktor randevum vardı. Düzenli kullandığım bazı ilaçlarla ilgili bir rapor işi. Beşiktaş'ta her zaman gittiğim devlet hastanesinde daha önce denk gelmediğim bir dahiliyeciye görüneceğim. Alışık olduğumuz ana binada değil de arkadaki ek hizmet binasında hizmet verdiğini öğrendim doktor hanımın. Yaklaşık kırk beş dakika vardı binaya intikal ettiğimde. ( Randevuya kırk beş dakika önce gitmek nedir yahu? Gittikçe emekli yaşlı teyze kafası yükleniyor bünyeye.) 


Doktor enteresan bir tip çıkıyor. Kendi kendine konuşuyor sinirleniyor falan. Beni görebileceği bir noktada bekleme sandalyesindeyim. Kapısı açık. Randevuya erken geldiğimi bildiğim için edebimle oturuyorum. Bana ayıracağı vakte daha var. Şu an onun kendi özel vakti, müdahale ediyormuş gibi olmayayım diye göz teması bile kurmuyorum. Fakat kadın bayağı bayağı  söyleniyor. Bu odaya hatta bu binaya yeni geçirmişler galiba. Arada çıkıp bir yerlerden karton bardakta çay alıp geliyor. Yan odada bağıra çağıra konuşan temizlik görevlisi kadınlar ve fizik tedavicilere sinir oluyor sanırım. Kadınlardan biri dün gece salonda televizyon karşısında uyuyup kalışını, kocasının onu yerine yatsın diye uyandırışını ve bir daha uyuyamayışını sadece odadakilere değil kattaki herkese anlatıyor adeta. Bunun böylesini bırakacaksın salonda orası burası tutula tutula uyusun sabaha kadar. 

Benim doktor masasında oturuyor. Yine bir şeyler konuşuyor. Biraz tırsıyorum aslında, çekiniyorum yanlış bir şey yapmaktan. Kadın arada benden yana da bakarak söyleniyor. Belli belirsiz başımla tasdikliyorum. Mona Lisa gibi ne idüğü belirsiz bir ifadeyle gülümsüyorum gibi ama rahatsız olacaksa doktor hanım, yok yok gülümsemiyorumdur da belki... Kazasız belasız halletsem şu rapor işini diye geçiriyorum içimden. 

Adımı soruyor söylüyorum. "Sizin randevuya daha çok var, bekleyeceksiniz"diyor. "Evet" diyorum "tamam".  Yine çıkıyor su alıp dönüyor. Çok geçmeden beni çağırıyor. Nasıl salaklaşmışsam üzerime alınmakta tereddüt ediyorum, oysa tek bekleyen benim. "Ben mi" diyorum "bana mı seslendiniz". Kadın, mallığım karşısında haklı bir agresyon yükleniyor. "Sıçtık" diyorum içimden. Buraya kadar iyi gidiyordum oysa. Ağzımı açtığımda batırdım. 

Sonunda oturuyoruz karşılıklı. "Ben şu şu ilaçlarımın raporlarını yenilemek için geldim doktor hanım" diyorum. "Ne güzel gözleriniz var maşallah" diye cevap veriyor.. (Haydaaa ?!?)

-  Teşekkür ederim...

Bilgisayarda bir şeyler yapıyor. Benimle ilgili olduğundan emin olamıyorum. İlaçların adını bir kez daha soruyor. Printer çalışıyor. Raporu hazırlamış meğer. Arkamdaki dolaptan kaşe alması gerekiyor. Odanın küçüklüğünü, dolabın yerinin saçmalığını falan dile getiriyor. "Prenses bir kalkabilir misin arkandaki dolaptan kaşeyi alacağım" diyor. Prenses mi? Ehe hehe... Mona Lisa ifademi bozmuyorum. Raporumu alıyorum. "Size eşlik edeyim" diyor. Koridora çıkıyoruz.  Merdivenlere yöneliyorum asansörü beklemek iyi bir fikir gibi görünmüyor. "İyi günler bahtınız açık olsun" diyor arkamdan. Ne tepki vereceğimi bilemiyorum, 'sizin de"  diye kekeliyorum. "Benim bahtımın kılları ağarmış artık" diyor. Ağzımı açıp kapatıyorum ama tek kelime çıkmıyor. Harf bile çıkaramıyorum. Sözün bittiği yer tam olarak orasıymış anlıyorum. Çevik bir hareketle arkasını dönüyor. Yüksek desibelli kadın seslerinin geldiği iki lafın belinin umarsızca kırıldığı odanın önünden geçiyor kafası öne eğik. Yalnızlığı, tuhaflığı, ayrıksılığı, kendi bokuyla kavga eder hali içime batıyor.

4 Ekim 2024 Cuma

Neriman Tuna'ya Saygı

 NERİMAN TUNA’YA SAYGI

Canımın sıkkın olduğu, ruhumu tozlu bir naylonla örtülmüş gibi hissettiğim bir gündü. Kafeste gibiydim. Beşiktaş’ın tamamını saran doncu, ojeci, takıcı, kahveci ve dönercinin haricinde bir yerler, ufuk açan mekanlar görmek istiyordum. Böyle olunca genelde kendimi ya Karaköy ya da Beyoğlu’ndaki sergilere atıyorum. Şansıma kimisi beni aşıyor, duvardaki tel parçasının mesajını alamıyorum, ama bazen de , o gün olduğu gibi, içine öylesine atladığım çukur, kocaman, kat kat bir mağaraya açılabiliyor.

Casa Botter’deki Komet sergisine gittim. Allah biliyor ya, çıkışta bitişiğindeki Alman Kitabevi’nin kafesinde esaslı bir bienenstich (bir çeşit Alman pastası) yemeyi de dahil ettiğim bir programdı. Serginin bir yerinde, sanatçının eski sergilerinden küçük küçük notlarla bahsedilen bir sunum vardı. 2011 yılında yaptığı “Neriman Tuna’ya Saygı” sergisi dikkatimi çekti. Kimmiş ki bu Neriman Tuna?

Şöyle bir haber bulmak bu hanımefendiye duyduğum ilgiyi arttırdı: 

"Komet, sık sık gittiği eskicide bir gün bir dizi çerçeve bulur. Çerçevelerde hep aynı kadınla ilgili gazete haberleri, fotoğraf, mektup, sertifikalar kesilip saklanmış. 1950'li yıllarda İstanbul'da yaşamış Neriman Tuna'yı anlatan bu dökümanlar nasıl kesildi, kim tarafından saklandı kesin bir bilgi yok. Ancak bu dökümanlardan Neriman Tuna'nın 1950'li yıllarda kadın hakları konusunda mücadele verdiği, Yeni Yaşantı adlı bir dergi çıkardığı, hatta başarıları sebebiyle uluslararası basında da haber olduğu ortaya çıkıyor. Komet yaptığı araştırmada yalnızca Neriman Tuna'nın 1990'lı yıllarda Bomonti'de bir evde vefat ettiğini öğreniyor. Komet böyle önemli bir insanın anılarının sahipsiz kalmasından, toplumun böyle birini unutmuş olmasından çok etkilenerek yeni sergisinde tüm bu çerçeveleri sergiliyor. 'Neriman Tuna'ya Saygı' başlığını taşıyan bu sergide, topluma mal olmuş böyle birinin nasıl unutulabileceğine dikkat çekmeyi amaçlıyor." (Gazeteden aldım, 26/10/2011 tarihli Sabah gazetesinde çıkan bir haber)

Bir türlü vedalaşamıyorum Neriman Hanım’la. Üstün stalk yeteneklerimle bir kartvizitine ulaşıyorum. Karttaki adres tanıdık, Şişli’de bildiğim bir sokak. Kısmen kentsel dönüşmüş, kapı numaraları değişmiş. Kartvizitteki apartman isminde bir harf hatası var gibi, ama belki yok gibi…

İç mimar arkadaşım @didemavincan Didem Avincan’dan hiç düşünmeden yardım istiyorum çünkü biliyorum ki, kendisi böyle hikayelere benden daha meraklı. Üstelik Nilay Örnek @nornek in @herumututortakarar sitesine yazılarıyla destek veren çalışkan bir kadın. Didem semtin Pervititch haritalarını inceliyor. O zamanki kapı numaraları, bugünkü kapı numaraları derken, oklar bizi bir binanın önüne getiriyor. Eski, güzel bir apartman, adı Doğ. Fakat Neriman Tuna’nın kartvizitinde Dağ Apartmanı yazıyor. Üşenmeyip gidiyorum, İzzetpaşa Sokak’ta bir aşağı bir yukarı turluyorum. Doğ Apartmanı’nı seyrediyorum uzun uzun. Zillerde isim arıyorum filan, otuz beş sene önce vefat etmiş birine ulaşma çabası. Sokağın geçmişini bilen biri lazım. Bir esnaf… Doğ Apartmanı’nın tam karşısında bir yorgancı var. Bir yorgancı ne kadar yeni açılmış olabilir ki. Bu arada yorgancılarla ilgili bir gözlemimi paylaşayım; asla tek başına olmuyor bu yorgancı kişisi. İlla ki sohbete ve çaya gelmiş orta yaşlı, kareli gömlekli iki ziyaretçisi oluyor. Büyük bir bankanın genel merkezinde iyi bir pozisyonda çalışan bir arkadaşım vardı, hayalindeki iş yorgancılıktı. Neyse kapatıyorum bu yorgan döşek parantezini.

Evet, giriyorum yorgancıya ve tabi ki içeride üç orta yaşlı adam var. Doğrudan Neriman Tuna’yı tanıyor musunuz diye soracak değilim. Bu apartmanın adı hep Doğ muydu diye soruyorum. Evet, ne oldu, birini mi arıyorsunuz diyor kısa kollu kareli gömlekli amca. 

-Burada yıllar önce yaşamış olabileceğini düşündüğüm Neriman Tuna isimli bir hanımefendiyi arıyorum aslında.

- Evet, burada otururdu. Eşi doktordu.

Çok heyecanlanıyorum ama yorgancı tayfasına hissettirmemeye çalışıyorum.

- Kadın hakları konusunda o senelerde çok mücadele vermiş. Bir sergide ismini görüp araştırdım.  Kendisi bir dergi çıkarıyormuş.

- Evet, hatta bazı yerlere ben götürürdüm dergileri, benden yollardı.

- Kendisine ait olduğu tahmin edilen bazı resim ve belgeler bir eskici dükkanında bulundu. Hatta eski bir gazete haberinde bir huzurevinde sefalet içinde öldüğü yazıyor.

- Yok efendim. Bu binada karşılıklı iki daireleri vardı. Eşi doktordu. 

- Çocukları?

- Çocukları yoktu. İkisi de vefat ettikten sonra kocası Enver Bey’in yeğenleri evleri sattılar.

O günden beri garip bir hüzün var içimde. Eskicide bulunan çerçevelerden birinin içinde de Neriman Hanım’ın madalya alırken çekilen bir fotoğrafı var. Sen kadın hakları için mücadele ver, dergi çıkar, madalya kazan… Ölümünden yirmi yıl sonra hatıraların senin adını bile bilmeyen bir eskicinin raflarına düşsün…

Yine de buna şükür Neriman Hanım. Seni Komet sergisinde görmemiş, adını hiç duymamış olabilirdim. Şimdi en azından benimle birlikte bu yazıyı okuyan birkaç kişi daha  “bu dünyadan bir Neriman Tuna geçmiş, birilerinin hayatına dokunmuş, kadınların yaşam şartları iyileşsin diye uğraş vermiş” diyecek. 

Ruhun şad olsun.













7 Ağustos 2024 Çarşamba

Neredesin Nerede?

 NEREDESİN INSTAGRAM

Bakıp da güldüğüm o anların

Tutamaz yerini hiç kimse

Yerini hiç kimse bilmez

Usulca geçtiğim o yolların

Bilemez yerini hiç kimse

Yerini bilen de dönmez

Yokluğunda çok kitap okudum, aradım

Neredesin nerede?

Ara sıra resmine dokunup ağladım

Neredesin nerede?

Yokluğunda çok kitap okudum, aradım

Neredesin nerede?

Ara sıra resmine dokunup ağladım

Neredesin nerede?


Mustafa Sandal

28 Temmuz 2024 Pazar

Mauritius'lu Kadın


Utanarak itiraf ediyorum, dış görünüşleri üzerinden insanlar hakkında fikirler üreten berbat ön yargılarım var. Bu yaşıma gelene kadar seyrettiklerim, dinlediklerim, farkında olmadan kulağıma üflenenler, bilinç altıma atılan alakasız gibi görünen tohumların içimde açan şekilci, burnu büyük, dilim varmıyor ama neredeyse ırkçı çiçekleri. Yazıklar olsun.

Konuya ortadan daldım. Başa alayım da öyle anlatayım.

Bir cumartesi günü Kingston’daydım ve sokaklar, meydanlar, yeme içme mekanları ve hatta banklar hafta içine göre çok daha kalabalıktı. Sebze ve meyvenin yanı sıra çeşit çeşit sokak lezzetlerinin satıldığı stantların yan yana sıralandığı ufak bir meydan var. Aldığınız yiyeceği ortak kullanıma açık büyük tahta masalarda yiyorsunuz. Hafta içinde bir masayı tek başıma kullanmama imkan verecek kadar düşük bir popülasyon vardı. Bunu Kingston’ın çok da turistik bir yer olmamasına ve semt halkının hafta içinde işinde gücünde okulunda olmasına bağladım. Cumartesi günü ise hem yemek stantlarının önlerinde kuyruklar vardı hem de masalara banklara irili ufaklı gruplar yayılmıştı. Elimde yemeğim, kolumda çantamla meydanı turladım, boş yer olmadığına iyice emin olunca masanın birinde tek başına oturmakta olan o kadının yanına doğru istemeye istemeye yürüdüm. “O kadın” birkaç çeşit meyve sebze almıştı ve onları koyduğu rengini ve şeklini çoktan kaybetmiş bir bez çanta ayaklarının dibinde duruyordu. Ten rengi koyu, cildi mattı, ruj sürmemişti. Trafik sıkıştığında araba camlarını silmek, su veya ışıklı balon satmak için otobanda ortaya çıkan çocukların annelerinin ve teyzelerinin giyeceği türden bir kılık içindeydi. Uzun kollu penye bluzunun rengi gri miydi, lila mıydı, taba mıydı? Hiç biri veya hepsi de olabilir.  Masaya doğru yürürken abartıp içimden şunu bile geçirdim; “meğer bu kadın Kingston’ın tekinsiz tiplerinden biriymiş ve bunu benim dışımda buradaki herkes biliyormuş, hatta şu an ben onun masasına yaklaşırken, acıyan gözlerle beni takip ediyorlarmış.”

İzin alıp yanına oturdum. Gülümseyerek birbirimizi selamladık. Bir şekilde sohbet etmeye başladık. Mauritius isimli bir ada ülkesinde doğup büyüdüğünü öğrendim. Hint Okyanusu’nda bir yerlerde doğmuş bir kadınla Londra’nın küçük bir meydanında yan yana oturmuş, önümüzdeki karton tabaklardan Vietnam’a ait bir atıştırmalık olan Goi Cuon’larımızı yiyoruz. İki sene önce kızı ve kocasıyla İstanbul’da kısa bir tatil yaptığını ve yemeklerin tadını unutamadığını söylüyor. Galata Kulesi’ne yakın bir lokantada bir musakka yemiş, bana onu anlatıyor. Bu esnada yarısı yenmemiş hamburgerler, patates kızartmaları ile dolu bir tepsinin çöpe gidişini izliyoruz. Yiyecek israfı konusunda çok hassas olduğunu, şu gördüğümüz manzaranın onu çok üzdüğünü söylüyor. Bir yardım kuruluşunda görevliymiş ve senelerce Afrika’da açlıkla mücadele edilen noktalara gidip gelmiş. İki hafta sonra kızıyla gideceği İtalya seyahatinde izleyeceği Carmen operası için nasıl önceden bilet aldığını anlatıyor. Bana Londra’daki oyunlara uygun fiyatlı son dakika biletleri alabileceğim internet sitelerini söylüyor. 

Abuk sabuk ön yargılarımla neredeyse burun kıvırarak mecburiyetten yanına oturduğum “o kadın” yanımdan kalkarken beni derin düşüncelerle baş başa bıraktı. Çantasını şapkasını beğendiğim, günümüz moda akımlarından nasibini almış kılık kıyafetiyle gözüme hoş görünen ya da en azından benim normal tanımım içinde kalan birinin yanına oturup çok pis ters köşe de olabilirdim. “Dünya düzdür, Türkler fes takar, deveyle gezer” kafasında bir kadın çıksa mesela o düzgün hatun… Kullandığı dikenli, yargılayıcı, ayrıştırıcı dil yüzünden tadınız feci ölçüde kaçmaz mı? Kaçar.  Ondan sonra kadın isterse Charlize Theron kadar parlak ve “düzgün” olsun, pişman olursunuz yanına oturduğunuza. Mauritius’lu ablayı mumla ararsınız, mum.


26 Temmuz 2024 Cuma

Marianne North hakkında ...

 

“ Marianne North, bitki ve manzara resimleri, kapsamlı yurtdışı seyahatleri, yazıları, bitki keşifleri ve Kew Kraliyet Botanik Bahçeleri'ndeki  galerisinin yaratılmasıyla tanınan üretken bir İngiliz Viktorya biyoloğu ve botanik sanatçısıydı. " 🎨

Kadınların evlenmesinin, çocuk sahibi olmasının ve kocalarının gölgesinde kalmasının beklendiği bir dönemde Marianne hiç evlenmedi ve  fırçaları, boyaları ve şövalesi ile “kadın başına”  yabancı yerlere seyahat etti. 🌿🌿🌿

Marianne North, hem resim hem de yaşam tarzı açısından yenilikçiydi; Viktorya dönemi kadını olarak kendisinden beklenen hayata sırtını döndü. Evlenmek ve evinin hanımı olmak  yerine sanatı ve seyahati tercih etti. 26 yaşındayken babasıyla birlikte Kew Gardens'ı ziyarete gittiğinde bitkilere ve doğal dünyaya hayran kaldı. Tropik bölgeleri kendi gözleriyle görme tutkusu ateşlendi. Mümkün olduğu kadar uzak yerlerdeki bitkileri boyamayı kendine misyon edindi. 🌿🌿🌿

Kırk yaşına kadar "tek arkadaşım ve yoldaşım" dediği babasıyla birlikte seyahat etti. Babasının vefatı onu perişan etti, ancak bu, onun dünyadaki en vahşi yerlerden bazılarına tek başına seyahatlere çıkmasına engel olmadı. Üstelik bunu, kadınların bir koca ya da erkek refakatçi olmadan yalnız seyahat etmelerinin uygun görülmediği ve çoğunun hayatının, kocaları ve çocukları etrafında döndüğü zamanlarda yaptı. 🌿🌿🌿

1871 ile 1885 yılları arasında Marianne, neredeyse her zaman tek başına, yoğun bir şekilde seyahat etti. Brezilya'dan Jamaika'ya, Japonya'dan Hindistan'a kadar 14 yılda beş kıtada 16 ülkeyi gezerek gördüğü insanları, yerleri ve bitkileri resmetti. (Charles Darwin’in önerisiyle Avustralya ve Yeni Zelanda’ya bile gitti. Darwin en büyük destekçilerinden biriydi.) Aynı zamanda bu seyahatlerinde çok detaylı günlükler tuttu. Sadece bitkiler değil gördüğü insanlar ve gelenekleri hakkında zengin ve keyifli detaylar içeren günlükleri de sonradan basıldı. Seyahatleri sırasında o dönemde botanik biliminde yeni olan bitkileri topladı ve keşfetti. Örneğin Borneo'da resmettiği bir sürahi bitkisi, onu boyadığı sırada bilim tarafından bilinmiyordu. Bu bitkinin tablosu botanik dünyasında  büyük heyecan yarattı. Bu yeni türe Marianne North’un onuruna Nepenthes Northiana adı verildi. 🌿🌿🌿

1879'da Marianne, Kew'in yöneticilerinden  Sir Joseph Hooker'a bir mektup yazdı. Ona botanik resim koleksiyonunu ve Kew Gardens içerisinde bunları barındıracak bir galeri teklif etti. Teklifi kabul edildi. Marianne, galerisinin yerini seçti ve tarihçi ve mimar arkadaşı James Fergusson’u  inşaat işlerini tasarlaması ve denetlemesi için görevlendirdi. Tüm kuruluş masrafı Marianne North tarafından karşılandı. Galerinin nasıl görünmesini ve gelenlere nasıl hissettirmesini istediğine dair net bir vizyona sahipti. Seyahat etmenin zenginler için bir ayrıcalık olduğu bir dönemde galeri ziyaretçilerinin, eserleri aracılığıyla ziyaret ettiği yerleri deneyimlemesini istedi. Resimlerini yerleştirip çerçeveledi ve galeri dekorasyonunda görev aldı.  Hatta galeride çay kahve ikramı da olsun istemişti ama Kew yönetiminden buna onay gelmedi. Marianne de galerinin iç kapısına çay ve kahve bitkilerinin resimlerini yerleştirerek bence zekası, inatçılığı ve espri anlayışı hakkında bize güzel bir ipucu bıraktı. 🌿🌿🌿

Galeri 1882’de açıldı. İçerisinde Marianne North’a ait 838 adet tablo var. Marianne 1890’da altmış yaşında vefat etti. 🌿🌿🌿

1 Mayıs 2024 Çarşamba

Yazma demiyorum, hobi olarak yine yaz...

Güzel notlar almışım, oturur yazarım bir gün diye...

1 Saklanmak bir hazdır, bulunmamaksa facia. (Winnicot)

2 Herkesin gidebileceği bir yeri olmalı. Çünkü öyle bir an olur ki, insanın mutlaka bir yere gitmesi gerekir. (Dostoyevski)

3 Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz. (Sabahattin Ali)

4 Tolstoy'a göre tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: "Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir."

5 Şu telaşlarım bir bitse diyorum. Belki uzaklara giderim, çoktandır gitmek istediğim yerler var. (Ahmed Arif)

6 Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir. (Baudelaire)

7 İnsan yaşamında eksik olanı her şey sanıyor. (Duygu Asena)

7 Nisan 2024 Pazar

Go go go

Bu ayakları bu kafa yönettiği müddetçe, gitmelerin ne anlamı var?
En güzel balkon yarışmasında finale kalan sardunyalarla çevrili  Emirgan balkonu gibi bir hayatım varken ve kafam rahatken, adımlarıma tereddüt çamurunun bir damlası bile bulaşamaz, merak, heves, iştah ve neşe ile adeta uçarak giderdim. Kafam sardunyalı bir balkon kadar rahatken, gitmek gerçekten gitmekti. Gidince her şeyimle gittiğim yerde olurdum.
Artık gidemiyorum. Gittiğim yere her zerremi götüremeyeceğimi biliyorum. Omuzlarımın üzerinde taşıdığım şu yorgun ve asabi kafam yüzünden, gitmeyi arzu ederken, hatta azıcık gözlerimi kapatıp hayalini kurarken bile suçluluk hissi dalga dalga yayılıyor içime. Midemden ağzıma gelen kötü kokulu yeşil bir sıvı gibi suçluluk hissi. Sardunyaları yaşatmıyor.

1 Mart 2024 Cuma

On Numara Hayat

Adamın biri

Evinin önünde otururken

Karşısındaki yeşil demir kapıdan

Çıkan kadınların ikisi

Kendi aralarında fısır fısır anlaşıp

Çantalarındaki cevizlerden üçünü

Bırakmışlar adamın kucağına

Eve girmiş adam, cevizlerle uğraşırken

Dişlerinin dördünü kırmış

Kafesteki dilsiz kuş açlıktan bayılmış

Duvardaki saate bakmış, beşmiş

Altı adımda evden çıkmış adam

Camiye giden dedelerin yedisi

Sekiz kere maşallah

Dokuz kere inşallah deyip

Adamın yanından geçmiş

Yüzünü buruşturmuş adam "off" demiş

On kere söyledim yine anlamadılar

Bıçaklar  sağa, çatallar sola...

28 Şubat 2024 Çarşamba

Gör bak

 Sarma saran güzel kız,

Bir gün sen de yaşlanacaksın.

Sana pazardan yaprak alsınlar diye,

Komşuya eşe dosta yalvaracaksın.

Tencere ocaktayken, salonda uyuyakalıp

Dibini azıcık yakacaksın.

Sarma saran güzel kız,

Bugün değil belki, ama yarın,

Soğan kokan o ellerle

Gör bak,

Ne şiirler yazacaksın.